Category: Yaşam

Bakanlığın kanserle ilgili gizlediği raporu yayımlayan Şık’a soruşturma

Türkiye’de kansere yol açan gıdaları açıklayan Bülent Şık hakkında soruşturma başlatıldı

Sağlık Bakanlığı’nın gizlediği kanser raporu sonuçlarını kamuoyu ile paylaşan Bülent Şık hakkında, bakanlığın şikayeti üzerine “göreve ilişkin sırrın açıklanması, yasaklanan bilgilerin açıklanması” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. Soruşturmaya konu olan “yasaklanan bilgiler” ise Türkiye’deki pek çok gıdanın kanserojen madde içerdiğini, içme sularının zehirli olduğunu ortaya koyan araştırma sonuçları

Bülent Şık’ın Cumhuriyet’te yayımladığı, Türkiye’de kanser eden ürünleri anlattığı yazı dizisi nedeniyle Sağlık Bakanlığı’nın şikayeti üzerine savcılık Şık hakkında soruşturma başlattı. Şık’ın soruşturmaya konu olan yazı dizisinin ilk iki bölümünde Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yürüttüğü ancak kamuoyundan gizlediği “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli illerinde çevresel faktörlerin ve sağlık üzerine etkilerinin değerlendirilmesi projesi” hakkında bazı bilgiler yer alıyordu. Şık, yazı dizisinde Sağlık Bakanlığı’nın Ergene Nehri Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illeriyle, Kocaeli ve Antalya ilinde sulardaki kimyasal kirleticileri tespit etmek için yapmış olduğu araştırmanın bazı sonuçlarına da yer verdi.

Şık, Twitter’da yaptığı açıklamada bu yazısı dizisi nedeniyle Sağlık Bakanlığı’nın şikayeti üzerine savcılığın kendisi hakkında “göreve ilişkin sırrın açıklanması, yasaklanan bilgileri temin ve yasaklanan bilgileri açıklanması” suçlamasıyla soruşturma başlattığını söyledi. Soruşturmanın “Ergene Havzası İlleri, Kocaeli ve Antalya’daki Çevresel Ortamlarda Bulunan Kanserojen Maddeler” araştırmasının sonuçlarını açıkladığı için açıldığını aktaran Şık, hakkında soruşturma açıklamasıyla ilgili şunları söyledi:

Kapsamlı, sonuçları milyonlarca insanı ilgilendiren bir halk sağlığı çalışmasından elde edilen vahim sonuçlar karşısında Sağlık Bakanlığı tarafından önlem almaya vesile olacak bir ara rapor yazılmadığı gibi, ilgili kamu kurumlarını uyaracak herhangi bir girişim de yapılmadı.

Şık: “Kamu sağlığını ilgilendiren konularda sır, yasak olamaz”
Kamu adına iş görmekle mükellef kurumların yaptıkları çalışmaların sonuçlarını halka açıklamaları, halk sağlığını koruyucu çalışmaları yapmaları, gereken önlemleri almaları bir zorunluluktur. Yapılan çalışmaların sonuçlarının gizlenmesi kabul edilemez.

Devletin, kamu kurumlarının bu kadar yıprandığı, halk ve çevre sağlığının bu kadar tahrip edildiği bir ülkede verilerin gizliliğinden, yasak verileri çalmaktan söz etmekse gülünçtür.

Bir akademisyenin asli sorumluluğu devlete ya da kurumlara değil halka karşıdır. Bu sorumluluk içinde olduğumuz şartlarda ne kadar aşındırılmış ve baskı altına alınmış olsa da hatırlamamız gereken gerçek şudur: Kamu sağlığını ilgilendiren konularda sır ya da yasak olamaz.

Şık’ın açıkladığı raporda neler vardı?
Bakanlığın açıklamadığı çalışma sonucuna göre insan sağlığını tehdit eden pestisitin taze fasulye, biber, hıyar, marul, maydanoz, çilek, erik ve elmada maksimum kalıntı limitlerini çok aştığı ortaya çıktı. Yine Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı kanser raporu sonuçlarına göre özellikle endüstriyel faaliyetlerden kaynaklı olarak, içtiğimiz suların da zehirli olduğu ortaya çıktı. Kocaeli’nde analiz edilen 106 su örneğinden yaklaşık yarısında alüminyum bulundu, yüzde 10’u sınır değeri aşıyor. Ergene Havzası’nda analiz edilen suların ise yaklaşık yüzde 42’si arsenikli ve bu değer Antalya’dan 15 kat fazla.

Cumhuriyet.com.tr

Türkiye 3 Lise Öğrencisinin Yazdığı Yazıyı Konuşuyor

Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.

Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.

O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.
O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…

O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.

Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…
Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.
Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.
Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.

Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

Değişik bir insandı..

Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.
Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.
Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:

-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

Rektör:

-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.
İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.

Sevgili Atatürk,
Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma

Zaman alışmayı öğretir belki; ama
Unutmayı asla!
Hazırlayanlar:
Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri
9/B’den
Hüma D
Ahmet G
Ege D….

İzmir boşanmada nasıl Türkiye şampiyonu oldu?

İZMİR BOŞANMADA NASIL
TÜRKİYE ŞAMPİYONU OLDU?

Türkiye’nin “Saadet Haritası”nı zedeleyen…
Acıklı rakamlar…
Devlet kuruluşu Türkiye İstatistik Kurumu’ndan…
Geçtiğimiz yıl evlenenlerin sayısı…
Bir önceki yıla göre 4.2 azaldı…
Daha beteri…
Boşanan çiftlerin sayısı ise…
Neredeyse yüzde iki arttı…
Türkiye’de böyle de…
Memleketin üçüncü büyük kenti İzmir’de…
Durum nasıl?
İzmir yine şampiyon?
Hangi alanda?
Boşanmada…
Geride bıraktığımız yıl…
Her bin İzmirli evli çiftten üçü…
Hakimin karşısına çıkıp, “Boşayın bizi” demiş…
Üstelik bunların neredeyse yarısı…
En çok beş yıllık evli olanlar…

***

Peki, neden evlilikler azalıyor; boşanmalar artıyor?
Bu konuda her kafadan bir ses çıkıyor…
Bilimsel bir araştırma yok gibi…
Ancak…
43 yıldır “evlilik gemisi”ni yürüten bir “miço” olarak…
(Çünkü kaptan Cahide Sultan…)
Derim ki; sebep çok…
Sıralayalım:

Bugünün kızları, annelerine bakıyor ve “Sonum O’nun gibi olacaksa ha’di bana eyvallah…” diyor…

Olgunlaşmamış ve dahi o yaşa kadar minik bir sorumluluk bile almamış gençler evlenince “sudan çıkmış balığa” dönüyor ve ip kopuyor…

Eskiyen evliliklerin temelinde karşılıklı saygı, sevgi ve sadakat yatıyordu… Bugünün ilişkileri artık “menfaat” üzerine kurulu…

Şu sıralarda “Geç evlenenler çabuk boşanır!” mantığı moda oldu…

Bu devirde “ekonomik özgürlüğünü elde etmiş” kadın, o evlilikten lezzet alamıyorsa erkeği anında “annesinin evine” postalıyor…

Üniversite eğitimiyle birlikte “ev arkadaşlığı” yaygınlaştı… Çoğu “Evlilik Sultanlıktır” diyeni dövecek gibi bakıyor…

Baba evinde “gel keyfim gel” yaşayan kız, “İşim yok da adamın çoraplarını mı yıkayacağım?” mantığında…

Kültür seviyemiz yükseldi; manevi değerlerimiz kaybolmaya başladı…

Doyumsuz bir millet olduk… “Ayağını yorgana göre uzat” atasözünü unutup; çarşı-pazar’dan her şeyi alıyoruz; akşam kıyamet kopuyor!

Teknoloji gelişti… Çiçeği burnunda çiftlerden biri diğerinin telefonunda “abuk bir mesaj” görünce; hemen savaş çıkarıyor…

Geç evlenenler sözüm ona “olgun” oluyor ama onlar da birbirlerine üstünlük taslamaya kalkınca, “rüya” finiş…

“Büyük tehlike görücü usulünde…” diyenler yanılıyor… Ne hikmetse, en az boşanma oranı “birbirlerinin burcunu bile bilmeden” evlenenlerde…

***

Aslında ne kızda suç var ne de oğlanda…
İşsizlik en büyük neden… Biri çalışıyor, diğeri çocuk bakıyor…
Elektrik faturasını kim ödeyecek?
Her akşam üst katta veya aynı mahallede oturan…
Annenin ya da kayınvalidenin pişirdiği yemek yenir mi?

Sonsöz: “Ha’di yürütemediniz boşandınız diyelim; düğün takıları nasıl paylaşılacak?”

Mehmet Karabel

Kaynak : https://www.facebook.com/mehmet.karabel.39

Dünyanın en renkli sokakları arasına Türkiye’den İzmir’in o semti seçildi

Yabancı bir film izlerken ilgi çekici bir sokağın bir görüntüsünden etkilenebiliyor, bir kitapta özellikle tanımlayıcı bir pasaja aşık olabiliyoruz. This Insider, dünyadaki turist çeken en güzel ve en renkli sokakları derledi. Dünya’dan 30 ülkeye yer verilen derlemede, Türkiye’den ise Alaçatı-Çeşme-İzmir yer alıyor.

İşte seçilen en renkli 30 ülke:

Marakeş, Fas

Havana, Küba

Yeni Taipei şehri, Tayvan

Santorini, Yunanistan

Cartagena, Kolombiya

Kyoto, Japonya

Umbria, İtalya

Belize, Orta Amerika

Suzhou, Çin

Paris, Fransa

Barselona, ​​İspanya

Jaisalmer, Hindistan

Hamilton, Bermuda

Bahia, Brezilya

Oxford, İngiltere

Bangkok, Tayland

İskenderiye, Mısır

Amsterdam, Hollanda

Sousse, Tunus

Budapeşte, Macaristan

Brooklyn, New York

Table Mountain, Güney Afrika

Évora, Portekiz

Lindau, Almanya

Eski Şehir, Harar, Etiyopya

Avustralya, Outback

Petersburg, Rusya

Québec City, Kanada

Dubrovnik, Hırvatistan

Alaçatı, Türkiye

(Hürriyet)

 

 

 

 

 

 

Karşıyaka Tren İstasyonu

Karşıyaka Tren İstasyonu’nun İzmirliler için ayrı bir öneminin olduğunu düşünmeliyiz. Neden mi? Geçmişte imparatorluk topraklarındaki ilk demiryolu yapımının İzmir’de başlamasının yanında, bu istasyon Gazi M. Kemal Paşa’nın Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kentimize ikinci kez gelişindeki ilk durağının Karşıyaka olması açısından da önemlidir.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 11 Ekim 1925 tarihinde geldiği İzmir Karşıyaka Tren İstasyonu’nda vatandaşlarca karşılanıyor.

Zübeyde Hanım 15 Ocak 1923’te rahmetli olmuş, Paşamız o sırada yurt seyahatinde olduğu için annesinin cenaze törenine katılamamıştır. Daha sonra 27 Ocak’ta annesinin mezarını ziyaret edebilmek amacıyla İzmir’e dönerken Karşıyaka İstasyonu’nda trenden inmiştir. Törenle karşılanan Kurtuluş Savaşı gazimiz doğruca annesinin kabri başına gitmiş ve orada son derece duygulu bir konuşma yaparak annesinin sıkıntılı yaşamından örnekler vermiştir.

Atatürk Çocuklarla Zübeyde Hanım’ın Mezarına Yürüyor

Demem o ki siz bakmayın şimdilerde İZBAN hatlarının yer altına alınması nedeniyle adını ancak dar alanda görebildiğimiz Karşıyaka Tren İstasyonu’na. Bir bilseniz geçmişte, orada ne renkli tarihler yaşanmıştır, o peronlar neleri görmüştür? Yalnızca Atatürk’le ilgili olanlar değil belki de tüm Karşıyakalıların belki Karşıyakalı olmayanların da orada yaşadığı acı, tatlı nice anıları vardır mutlaka.


***
TCDD hatlarını İZBAN’a devrettikten sonra ayakta kalabilen bir iki istasyon binasından biri de Karşıyaka Tren İstasyonu’dur. Yazdığım gibi tren hatları yer altına alındıktan sonra bizim güzel istasyon ve hizmet binalarımız uzun sayılabilecek süre bir ölçüde işlevsizlik ötesinde sahipsiz de kaldılar.

Ancak Karşıyaka’daki STÖ’leri özellikle Vehbi Moğol ve Tufan Atakişi önderliğinde istasyon binasının müzeye dönüşmesi için girişimde bulunmaktaydılar. Çok değerli ve kıymetli (!) Ulaştırma Bakanlığı ve TCDD yetkililerinin varıp da Karşıyakalıların haklı isteklerine kulak vereceklerini mi düşündünüz? Nitekim kulak verilmedi de. Bir baktık ihale yapılıp bitmiş bile. Uzun süren restorasyon aşamasından sonra o alanda, belki AVM filan yapılmadı ama istasyonumuz “Restoran, Kafeterya ve Çay Bahçesine” dönüştürülüverdi. Gerçi, dönüşüm projesi içinde “Müze” adı da vardı ama müzeyi ara ki bulasın.
Bakınız söylemek isterim, benim asıl derdim başka. Keşke sonuçta yapılanlar estetik anlayış kapsamına alınabilecek nitelikte olabilselerdi, onlara da razı olabilirdim. Ne gezer?
***
Restorasyon kelimesini açıklamama gerek yok, elbette Türkçe bir kelime değil. Bizim o TDK adıyla bildiğimiz yetersiz kurumumuzun hazırladığı çift tuğla kalınlığındaki kalıpsız “Türkçe Sözlüğümüze” göre “Restorasyon” için “Yenileme” denilerek yanlış bir tanımlama yapılmıştır. Restorasyon kelimesi Fransızcadan alındığına göre “Yenileme”nin Fransızca karşılığı “Rénovation”dur. Bana göre; bizim bu Türkçe ve dil bilmez kurumcularımız “Türkçe Sözlük” adını verdikleri böyle yanlışlarla dolu eseri topluma yutturdukları için ne kadar utanç duysalar azdır.
Prof. Dr. Pars Tuğlacı’nın “Ansiklopedik Türkçe Sözlüğüne” göre “Restorasyon” için verilen karşılık ise “Eski bir yapıda yıkılmış, bozulmuş olan kısımları aslına uygun şekilde onarma” şeklindedir, doğrusu da budur.

Öte yandan önemli bir ayrıntılar dizisini göz önünde tutmalıyız. Konunun uzmanlarına göre “Restorasyon”; 1-Eserin özgün biçimi korunarak yapılmalı, 2-Esere olabildiğince az müdahalede bulunulmalı, 3-Onu güzelleştirmeye yönelik girişimlerde bulunmaktan kaçınılmalıdır.
Elbette; yurdumuzda üst bölümde yapılan açıklamalara uygun güzel örnekler bulunmaktadır. Yakın çevremizden örnek vereceğim. Foça’da Cenevizlilerden kalma kale restorasyonu iyi bir örnektir. Bence; aklımıza gelen diğerlerini sıralarsak İzmir’de “Kızlarağası Hanı”, “Abacıoğlu Hanı”, Kemeraltı’ndaki “Karaosmanoğlu Külliyesi” ve Mimar Adil Ersin Bayar tarafından gerçekleştirilen “Kapalıçarşı” restorasyonları güzel çalışmalardır.
Ancak ülkemizde yapılan restorasyonlarda anıtı ya da eseri rezil edecek kadar kötü çalışmalar olduğu bilinmektedir. Hangisini saymalı ki? Bir-iki tanesini sayıp, diğerlerini sizlerin aramasına bırakalım, ne dersiniz? 1-Ağrı Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’ındaki camlı bölmeler, 2- Antalya’daki Antiphellos Tiyatrosu’nun sahne bölümünde beton dolgu yapılarak 28 sıralı tiyatronun 26 sıraya indirilmesi, 3-Şile’deki Ocaklı Ada Kalesi’nin Sünger Bob’a dönüştürülmesi, 4- Antakya’daki mozaiklerin puzzle’a benzemesi… Biliniz ki bu kötü örnekler saymakla bitecek gibi değil, sayfalar bile yetmez.
Restorasyon için sözü uzattım, aslında bu kötü örneklere, kötü kullanımlara; Karşıyaka Tren İstasyonu’nu da birinci sırada eklememiz gerekir. İstasyona ve çevreye yapılan kötülükleri tanımlamak için “vandalizm” kelimesi yetersiz kalacaktır. İnanmayanlar gelsinler eskisi ile yenisini karşılaştırsınlar. Neler söylemek istediğimi belki o zaman daha kolay anlatmış olurum. Fazla söze ne gerek var ki!
Esenlikle kalınız…
C. Şefik KOLDAŞ

İzmir’de o iş yerine giren şaşırıyor!

İzmir’in Alsancak semtinde oto dış koruma işlemleri hizmeti veren bir firma, kadına yönelik şiddete karşı farkındalık yaratmak amacıyla, iş yerini turuncu renge boyadı.

Alsancak Semti Şehitler Caddesi üzerinde bulunan ve otol dış koruma hizmeti veren firma, kadına yönelik şiddete dikkat çekmek için harekete geçti. Çöp kutusundan, kapıya, merdiven basamaklarından duvarlarına kadar turuncuya boyanan işyeri, kadın müşterilerine özel ‘Ruj’ paketi adı altında indirim de yapıyor.

Firmanın yöneticisi Sevcan Yamaner, genellikle erkek olan müşterilerinin bilinçaltına etki etmek amacıyla turuncu seçtiklerini belirterek, şöyle dedi:

“Firmamız turuncu rengi işyerimizde konsept olarak kullandık. Gün içinde çok sayıda erkek müşterimiz buraya geliyor. Hatta müşterilerimizin büyük bir bölümü erkek. Bu rengi kullanmamızın en önemli sebebi kadına şiddetin simgesi olması. Sadece bir gün ya da bir dönem olarak değil, bu rengi yaşamın her anında erkeklerin bilinç altına etki etmek amacıyla kullandık. Kurumsal olarak bu duruma çok önem veriyoruz. Kadına şiddetin bitmesi için, kadına verdiğimiz duruşu göstermek için ‘turuncu’ dedik. Bizim için çok önemli bir olgu. Kadına şiddetin azalması, bitmesi için duruşumuzu gösterdik.”

Müşterilerinden olumlu tepkiler aldıklarını dile getiren Yamaner, “İşyerimizde duvarlarımız, merdivenlerimiz, çöp kovamız bile turuncu. Buraya gelen müşterilerimizin de dikkatini çekiyor. Bize ‘Neden turuncu’ dediklerinde biz de amacımızı anlatıyoruz. Kadına şiddetin bitmesini istiyoruz. Müşterilerimiz de bize teşekkür ederek, destek veriyorlar” diye konuştu.


Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği dünyanın her yerinde kadınlara ve kız çocuklarına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi ve sona ermesi için farkındalık yaratılması amacıyla ‘Dünyayı Turuncuya Boyayalım’ kampanyası düzenlemişti. (DHA)

..Ve işte rekor!

İzmir Büyükşehir Belediyesi Doğal Yaşam Parkı, henüz yıl tamamlanmadan, tarihinde ilk kez 1 milyon ziyaretçi sınırını aştı. Açıldığı günden bu yana parkı ziyaret edenlerin toplam sayısı ise 6.7 milyona ulaştı.

Avrupa’nın en nitelikli hayvanat bahçeleri arasında yer alan İzmir Büyükşehir Belediyesi Doğal Yaşam Parkı, açıldığı günden itibaren yoğun ilgiyle karşılaştı. Belgesellerde izledikleri hayvan türlerini yakından görmek isteyen ziyaretçiler, buldukları her fırsatta adeta parka akın etti. Yurt içi ve yurt dışından gelen konuklarla her yıl ziyaretçi sayısını düzenli olarak artıran İzmir Doğal Yaşam Parkı, 2016 yılının ilk 11 ayında 1 milyon ziyaretçi sınırını aşarak rekor kırdı. Kapılarını 8 yıl önce açan parkın toplam ziyaretçi sayısı da 6.7 milyona yaklaştı. 61 vilayetin nüfusunu geçti

Doğal Yaşam Parkı’na gelen ziyaretçilerin oluşturduğu büyüklük, 2015 yılı nüfus verilerine göre, 61 kentin nüfusunu geride bıraktı. 2009 yılı 697 bin 580, 2010 yılı 608 bin 440, 2011 yılı 781 bin 888, 2012 yılı 762 bin 331, 2013 yılı 865 bin 597 kişi, 2014 yılı 968 bin 173, 2015 yılı, 981 bin 583, 2016 yılı 1 milyon 6 bin 238


Karşıyaka’lı Basketbolcuların Eşleri Çikolata Yaptı


KARŞIYAKA Basketbol takımı oyuncularının eşleri, çikolata yapımı kursunda bir araya geldi.

Katılımcılar, Mövenpick’in dünyaca ünlü çikolatalarının sırrını keşfedip kendi hazırladıkları lezzetleri tadarak keyifli bir gün geçirdi.

Mövenpick Hotel İzmir’in pastane şefi Ozan Arıkan’ın anlatımıyla çikolatanın yapımını, en ince detaylarını ve birbirinden özel tariflerini öğrenen katılımcılara uygulamalı olarak çikolata eritme, saklama ve kalıp çikolata yapma gibi bilgiler verildi. Karşıyaka Basketbol takımı koçu Nenad Markoviç’in eşi Vesna Markoviç, takım menajeri Selim Çınar’ın eşi Bengü Çınar ve daha bir çok oyuncunun eşinin de hazır bulunduğu etkinlikte, Mövenpick Hotel İzmir Genel Müdürü Erhan Çetin ve departman müdürleri de katılımcılarla birlikte çikolata yaptı. Kurs sonrasında, katılımcılara hem yaptıkları çikolatalar hem de günün anısına özel olarak dizayn edilmiş önlükler hediye edildi.

Kuşlar yine trafik denetimine başlamış

Kentin en işlek bölgelerinden olan İnönü Caddesi’nde trafik lambaları ve sokak lambalarının üzerinde yan yana duran güvercinler ilginç görüntü oluşturdu. Çevreden geçen vatandaşların, “Kuşlar yine trafik denetimine başlamış” esprileri dikkat çekti.

İzmir’de trafik lambaları ile sokak lambalarında yan yana duran onlarca kuş, adeta kentin hızlı akan trafik ve hayatını ‘kuşbakışı’ izledi.

Konak’a bağlı İnönü Caddesi’nin sağ ve solunda yükselen 10 katlı apartmanlar arasında kuşların konacak ağaç bulamaması kentlerin ‘betonlaşma’ sorununu bir kez daha gözler önüne serdi.

Trafik lambalarının üzerinde tüneyen güvercinlerin yoldan geçen araçları incelemesi ise yurttaşların, “İnönü Caddesi’nde radar var” yaklaşımlarına neden oldu

.

Benden Artık Geçti

Deshun Wang 80 yaşında Çinli bir fotomodel. Kendisi aynı zamanda dünyanın en seksi büyükbabası diye de adlandırılıyor. Podyumdaki görüntüleri ile akıllara kazınan bu adamın hayatı “benden geçti artık” tanımının ardına saklanan birçok kişiye ilham kaynağı olabilir.

Doğma büyüme Çinli olan Wang 24 yaşında tiyatro ile ilgileniyor, İngilizce’yi 44 yaşındayken öğreniyor, 49 yaşındayken kendi pantomim grubunu kuruyor, spora 50 yaşında başlıyor, 57’sinde kendi tiyatro disiplini ‘yaşayan heykeller’i hayata geçiriyor, 67’sinde sinema oyunculuğuna geçiyor ve ‘The Forbidden Kingdom’ ya da ‘Detective Dee’ gibi, Türkiye’de de bilinen bazı büyük prodüksiyonlarda rol alıyor, 70’inde antrenman seviyesini yükseltiyor ve keşfedilip ilk kez 79 yaşında podyuma çıkıyor ve halen yapacak çok şeyi olduğunu hayallerinden vazgeçmeyeciğini dile getiriyor.

Birşeyler için benim için artık çok geç dediğinizde bunun aslına sizin bahaneniz olduğunu anlamanız dileğiyle…